RADİKAL 20 AĞUSTOS 2001
CELAL BAŞLANGIÇ
Yüksek
kayalardan köpürerek yuvarlanıyor sular. Havada döne döne bir gölete dökülüyor.
Şelalenin dibinde, suyun kayalara çarpıp dağıldığı
küçük göletin etrafında toplanmış kadınlar. Bağıra
çağıra bir gece önce gördükleri rüyalarını anlatıyorlar.
Çünkü eski bir inanışa göre rüyalar akan suya anlatılır
ve yorumu Yusuf peygambere mahsustur: Bu yüzden Antakya yöresinde rüyalar
şelaleye anlatılır ve buralarda şelaleye 'şellale'
denir.
Şelalenin dibindeki göletin
kenannda bir kayaya oturan kadın hışımla göğsünü açıp
dövünüyor, saçını başını yolarak öfkeyle anlatıyor
rüyasını. Bir başka kadın bir öncekinin tersine, sakin ama
çok üzgün rüyasını anlatırken. Yeni gelen bir kadın gülümseyerek
bakıyor şelaleye. Bir başkası yüzunldeki acının
çizgileriyle başlı yor rüyasını anlatmaya. Ama hiçbirinin
sesi duyulmuyor şelalenin gürültüsünden. Bir kadının rüyası
bittiğinde şelalenin köpüren suları ekranı kaplıyor.
Görüntü donup kalıyor.
ANTAKYA DA BAŞLAYAN ÖYKÜ
Montaj
masasının başından kalktı Aslanyürek. Ardındaki
ekranda bıraktığı, yıllardır peşinden koştuğu
düşü Şellale filminin artık montaj aşamasına
gelmiş görüntüleriydi.
Aslanyürek'in yaşamöyküsü 1956
yılında Antakya'da başlıyor.
Dokuz yaşından itibaren taş yontuyor Antakya'ya bağlı
Harbiyedeki 'Şellale'nin
dibinde. Zaten buralarda her üç kişiden en az biri heykel
yapar. Bütün Akdeniz kıyısına buradan gider taş
heykeller.
Üniversite
çağına gelince Ankaraya gidip Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'ne
kayıt yaptırıyor. Ancak o yıllardaki siyasal kamplaşmanın
getirdiği şiddetten nasibini alıp kötü bir dayak yiyince
Antakya' ya geri dönüyor. Antakya'da bir arkadaşı dil öğrenmek
için Suriye'ye gitmek ister. Aslanyürek de ona yardımcı olacaktır.
Birlikte Ankara'ya Suriye Büyükelçiliği'ne giderler. Elçilik görevlileri
nasıl gideceğini, ne yapacağını anlatırlar arkadaşına.
Bir yanlış anlama sonucu Aslanyürek'in de gitmek istediğini
sanarak formalite gereği bir sınava gireceğini anlatırlar. O
da "Niye olmasın " diyerek Suriye'ye
gitmeye karar verir. "Suriye'ye gitme fikri orada çıktı.
Tamamen bir tesadüf. Aslında ben tesadüflere inanmıyorum. En basit
raslantılar bile insan aklının eremeyeceği kadar karmaşık
ve önemli.
Arkadaşıyla
birlikte Şama gider Aslanyürek. Kaydını tıp fakültesine
yaptırır. Artık Şamda maceralı günler başlamıştır.Üç
yıl tıp eğitimi görür. Ancak doktorluk ona göre değildir.Hocaları
ne sen uğraş, ne de bizi uğraştır der. Bunun üzerinegüzel
sanatların heykel bölümüne geçer. Dokuz yaşından beri yaptığı
gibi taş yontmaya başlar yeniden.
Birgün arkadaşıyla konuşarak
giderken yanlanna biri yaklaşıp Azeri Türkçesiyle konuşmaya başlar.
Bu kişı Şam'daki Sovyet Kültür
Merkezi'nin müdürüdür. Sovyet Kültür Merkezi'ne gidip gelmeye başlar.
"9 Mayıs Sovyetler'in Zafer Bayramı'dır. İkinci Dünya
Savaşı'nda Almanya'nın kesin yenilgiye uğratılıp
teslim olduğu gün. Her yıl 9 Mayısda bir resepsiyon verilir.
Ben de davetliydim. O yıllarda öğrenciyim, ailem para gönderiyor.
Bir çelenk yaptırinak istedim bayram için. Param çıkışmadı.
Bunun üzerine bir yontu hediye etmeye karar verdim. Onu yaptım.
Resepsiyona gittiğimde de yontuyu hediye ettİm. Sanıyorum iki
hafta sonra Leningrad Güzel Sanatlar Akademisi'nden bir heykeltıraşla'bir
gazeteci gelmişti. Tanışıp konuştuk biraz."
Sovyetler
Birliği'nden gelerıler yontuyu çok beğenmişti. Heykeltıraş
olanı "Sana burs verelim, gel akademirıin heykel bölümünde
yedi yıl oku" der. Ama Aslanyürek sinema okumak istiyordur. Bunu söyler
Türkçe. Ancak kültür merkezinin Azeri müdürü bu söylediklerini tercüme
etmez. "Sen" der " önce
Bir git
oraya. Birkaç ay sonra bölümünü değiştirirsin. Önce bir hak
kazan." Aslanyürek kabul,eder, Şamdan Sovyetler Birliği'ne geçer.
Şam dayken öğrenci pasaportuyla yılda üç kez Türkiye'ye
gelmektedir ama Sovyetler'e geçmesiyle, artık yedi yıl süreyle Türkiye'yi
göremeyeceği günler başlamıştır.
Kiev'de öğrencidir
Aslanyürek. Planladığı gibi heykel bölümünü bırakır,
sinema okumaya başlar. Bir sene sonra da daha iyi bir sinema okuluna gitmek
için Moskova'ya geçer. SSCB Devlet Sinema Enstitüsü'nün sınavlarına
katılır. "Moskova'daki okul çok önemliydi.
Devlet bütün ihtiyaçlarımı karşılıyordu. Öğrenci
yurdunda kalıyordum. Burs veriyorlardı. iki senede bir elbise, ayakkabı,
palto gibi giyecek ihtiyaçlarımı karşılıyorlardı.
Rusça da öğrenmiştim. Çok iyi hocalar ve güzel yöntemleri vardı.
Dil öğrenirken ilk 15 günde kümesini kaybetmiş tavuk gibi
oluyorsunuz ama 15 gün sonra konuşmaya başlıyorsunuz. Ne konuştuğunuzu
bilmiyorsunuz ama insanlarla anlaşıyorsunuz.
DÖRT DÖRTLÜK
SİNEMA EĞİTİMİ
Yoğun
bir sinema eğitimine başlar Moskovada. Aslanyüreke göre
oradaki eğitim öyle yoğundur ki Moskova'da bir yıl sinema eğitimi
alan bir öğrenci Türkiye'de dört yıl sinema eğitimi alan öğrenciden
daha fazla şey öğrenir. Okul 1918'lerde, daha sinemanın ne olduğunun,
bir sanat olup olmadığının tartışıldığı
yıllarda kurulmuştur. Haftanın hemen her günü sabah dokuzdan
gece yarilarına kadar eğitim sürer. Bir yandan teorik ders, diğer
yandan yoğun bir pratik yaparlar.
1984
yılına gelindiğinde, Aslanyürek beşinci sınıftadır.
Artık diploma projesine başlama zamanı gelmiştir. Elinde
yazdığı bir senaryo vardır: 'Şellale: Çocukluğunun
Antakya'sını anlatan bu filmi çekecektir. Filmini çekeceği
şelaleyi bulmak için Azerbaycan'a gider. Ama yaşadıkları,
bir nasıl yapılırdan çok, bir film nasıl yapılmazın
öyküsüdür. "Başımıza gelmeyen kalmadı orada. Sanırım
o zamanki Sovyetler Birliği'nin yapısının çok büyük
etkisi vardı yaşadıklanmızda. Bir de SSCB'de Azerbaycan'ın
çok özel bir durumu vardı. Benim gittiğim, gördüğüm
Azerbaycan'da çalışan kimse yoktu. Belki bana öyle geldi. Ama filmi
yapmak için çok kaldım orada, dört ay debelendik. Ilk gittiğimde
gerçekten çok iyi karşıladılar beni. Filmin bütçesini de
devlet vermiş. Mekan bulmamız için bakanlık arabası bile
verdiler. Gösterilen ilgi inanılmazdı. Ama gittiğim ilk l.5 ay
hiçbir şey yapamadım. Sadece evden eve, restorandan restorana dolaştırıldım.
Yemek, içmek, sarhoş olmak ve eğlenmek. Ancak 1.5 ay sonra kendime
gelebildim. Ben Hazar Denizi kenarında sızıyorum, ayıldığımda
bakıyorum ki başka bir yerde yemeğe oturmuş, içki içiyorum.
Sonunda diploma projesi olarak 'Şellale'yi çekemedim. Moskova'ya döndüm
ve okuldaki stüdyolarda başka bir film çektim.
Moskova'da
bir Suriyeli ile evlenmiş, bir de çocuğu olmuştur. Okul bittiğinde
Türkiye'ye dönmeye karar verir. Çünkü o artık bir misyon adamıdır
ve kendisine Sovyetler Birliği'nden çok Türkiyede ihtiyaç vardır.
1986nın sonlarında Türkiyeye döner.
"Hemen
gözaltına alındım. iki ay kadar kaldım içeride.. Gözlerim
bağlandı. Sorgulandım. Memleketin kaçta kaçını sattığımı
sordular. Koşullar çok kötüydü. Bazı şeyleri kanıtlayamayacağım
için söylemiyorum. Siz tahmin edersiniz artık
Sonra bıraktılar. Hakkımda dava açıldı. 32 cinayet, beş
altı tane kundaklama, altı yedi tane
banka soygunu falan. Hepsini ben yapmışım. Hem de bunları
Sovyetler'deyken yapmışım. DGM'de yargılanırken
iddianameyi okuyan savcı bile
gülüyordu. Çünkü cinayetler, kundaklamalar Maraş'tan tutun, Adana,
Samandağı, Reyhanlı ve Antakya'ya kadar neredeyse aynı
gün, aynı saatte olanlar vardı. Moskova'daki elçilikten de
raporum geldi. Ne zaman nefes aldığımı bile yazmışlardı.
Böylece dava düştü."
Sırada
askerliği vardır artık. Hemen askere götürülür. Universite
mezunu olmasına karşın 'sakıncalı piyade' olarak yaptırılır
askerliği. Terhisten sonra Antakya'ya döner ve çocukken yaptığı
gibi taş yontmaya başlar. Ama bir yandan da aklı sinemadadır.
Bu nedenle ilk uzun metrajlı filmini çekmek için 1992 yılında
yeniden gider Moskovaya
GÖSTERİLMEYEN
FİLM
''Filmin adı 'Vagon'du. 1992'de çekimlere
başladık, 1993'te bitirdik. Kültür Bakanlığı'ndan
filmin çekimi için para almıştım. Şimdi film burada ama
piyasaya hiç çıkarmadım. Tümüyle bir Rus filmi
oldu. Yanlış bir başlangıçtı benim için. Çünkü
Türkiye'de öyle bir film gitmezdi. O bende Rus sinemasının tamamen
hakim olduğu bir dönemde çekilmişti. Daha burada gözümü açamamıştım.
Film ekibinin, oyuncularinın tümü Rus' tu. Bu yüzden Türkiye'deki
piyasaya pek uygun bir film olmadı.''
Yeniden
Türkiye'ye döner Aslanyürek ve Antakya'da taş yontmayı sürdürür.
Bu arada da öğretim üyesi olmak için çeşitli üniversitelere başvurur.
Sonunda Marmara Üniversitesi'nden olumlu yanıt gelir, Sinema-Televizyon bölümünde
öğretim görevlisi olur. Ama aklında hep Şellaleyi çekmek
vardır.
"Sonunda
bu yıl biraz ödünç para, biraz sponsorlukla filme başlayabildim.
Neredeyse sıfır bütçeyle, hatta bütçe bile yapmadık. Gönüllü,
bu işe yüreğini koymuş bir kadro vardı."
Şellale 1950'li yıllarda
geçen bir öykü. Aslanyürek de bu öykünün tanıklarından. Film o
yıllarda Demokrat Partili olan babası ile Halk Partili olan amcasının
birbirlerini görmemek için bitişik evlerinin avlusuna duvar
örmelerini, buna karşın duvarın üzerinden de sürekli
kavga etmelerini, ailenin ancak Aslanyürek'in kız kardeşinin bir kaza
sonucu " yanarak ölmesiyle barışmasını anlatıyor.
AKLI
HEYKELDE KALDI
''Bu,
Türkiye'nin bir dönemi. Daha doğrusu Antakya'da bir zaman diliminde geçen
olayları. Ağır bedeller ödemeden de duvarların yıkılabileceğini,
kardeşin kardeşe sarılabileceğini anlatmak istedim. Burada
anlatılan bir aile trajedisi. Ama sanıyorum bu aynı zamanda bu dünyanın
da bir trajedisidir. Devletleri de kardeş sayarsak, devletler de ağır
bedeller ödemeden barışabilirler."
Aslanyürek
Türkiye'de ilk filmini çekmiş ama aklı hala heykelde. "Ben
heykelden birkaç film için bu yılları ödünç aldım"
diyor "Ama şimdiden
23 senemi sinemaya vermiş oldum." , Aslanyürek'in heykelden aldığı
izin kafasındaki üçlemeyi bitirene kadar sürecek. Senaryosunu yazdığı
Eve Giden Yol filmi seferberlik yıllarını anlatıyor
1911'den 1918'e kadar.Senaryosu biten bir diğer film projesi de Karmaşa
Antakya'nın Fransız işgalindeki yıllarını kapsıyor.
Yani 1939'a kadar. Çekimini bitirdiği 'Şellale' de 1960'a kadar olan
süreci içeriyor.
Antakya'dan doğan Şellale
,Suriye'ye geçip Şam üzerinden, Kiev' e, oradan Moskova'ya gidiyor ve
Sovyetler Birliği'nden Türkiyeye dönüp yine
Antakya'dan denize varıyor tıpkı Aslanyürek'in düşleri
gibi.